Karadeniz II

Gönderen Şeyma . May 8, 2010 in Gezi |

Bu seferki gezi yazımı arayı uzatmadan, sıcağı sıcağına yazma hayalleri kuruyordum, ta ki araya sınav haftası ve sonrasında da şehir dışından misafirlerimiz gelene kadar.

23 Nisan tatilini fırsat bilip soluğu şehir dışında alanlardan biri de biziz. 2 sene önceki Karadeniz gezi ekibimize babamı ve diğer kuzenimi de ekleyip, 2 ayrı şehirden toplam 3 grup Trabzon – Sürmene’de Esra ablamda toplandık. Gezmek için 3 gün yeterli bir süre değil ama yine de hem kısa süreli gezi yapacak olanlar için fikir olabilir düşüncesiyle, hem de ileride tekrar okuyup bu güzel günleri anmayı sevdiğim için yazıyorum.

Sürmene’nin konum olarak Trabzon ve Rize’nin arasında olduğunu önceki gezi yazımda belirtmiştim. Bu durumun aynı günde iki şehri birden gezebilmek ve daha fazla yer görmek gibi olumlu bir tarafı olsa da benim gibi yön bilgisi pek gelişmemiş olanlarda gezdiğimiz yerlerin Rize’de mi yoksa Trabzon’da mı olduğunu karıştırmak gibi bir yan etkisi oluyor :) Mesela Uzungöl’ün Rize’de olduğunu sandığımı size asla söylemem.


1. gün Esra ablamın hazırlamış olduğu güzel sofrada güzel bir kahvaltı yaptıktan sonra Rize’ye geçip çarşısını gezdik ve oradan Uzungöl’e geçtik. Uzungöl’ü, yağmur sonrası çöken sakin ve huzurlu havasından  dolayı çok seviyorum galiba. Uzungöl Camisini arkamıza alarak gölün kıyısında fotoğraflar çekindikten sonra yemek için mekan aramaya koyulduk.


Önceki gidişimizde yemeğimizi vasat bir mekanda yiyip kaba tabirle kazıklanmıştık. Birkaç turdan sonra yemek mekanımız olarak İnan Kardeşler‘de karar kılındı. Kendi yemek kültürünü tanıtmakta biraz yetersiz kalan bir bölgede İnan Kardeşler imdadınıza yetişiyor. Karadeniz yemeklerinin birçoğunu bulabileceğiniz güzel ve temiz bir mekan.


Yiyebileceğiniz balık seçenekleri arasında Izgara Alabalık da var ama her yerde -özellikle böylesini- tatmanıza fırsat olmayacak olan Tereyağında Kızarmış Alabalığı mutlaka deneyin.


Fırın Sütlaç

Ortaya gelen muhlama, turşu kavurması ve yeşil salatayla birlikte soframız tamamlandı. Yemek esnasında mekâna gelen bir grup genç, bir kemençeci getirip horon tepince kendimizi tam anlamıyla Karadeniz’de hissetmiş olduk. Velhâsıl, İnan Kardeşler hiç tereddüt etmeden girip yemek yiyebileceğiniz güzel bir yer.

Yemekten sonra Trabzon merkezde biraz çarşı-pazar gezip eve dönerek 1. günü noktaladık.

2. günümüzde yine güzel bir kahvaltı sonrası Rize’nin çarşısını ve meşhur bakırcılar sokağını gezdik. Başka şehirlere gidip çarşı veya alışveriş merkezi gezmek  tuhaf kaçıyor, biliyorum. Ama 3 gün boyunca 4 farklı LCW şubesine girebilecek kadar çarşı-pazar gezmeyi seven bir kuzenim, iPhone almak için Rize’ye gelmeyi bekleyen bir dayım ve saçını kestirmek için ‘Samsun’da kuaför molası’ndan güç bela vazgeçirdiğimiz ama Rize’de yenik düştüğümüz bir teyzem var ne yazık ki :) Bu gibi trajikomik olaylar sebebiyle kaybettiğimiz vaktin haddi-hesabı yok tabi ki…


Serin havanın üşüttüğü içimizi ısıtmak için birer bardak çay içmeye Ziraat Parkı’na çıktık sonra. Böylelikle bu güzel mekanı geçen sefer bizimle olamayan babama göstermiş olduk.


Ve Rize’de gidilebilecek en güzel mekanlardan biri; Dağmaran. Hiçbir şey yemeseniz bile bir bardak çay eşliğinde saatlerce manzara izleyebileceğiniz harika bir yer.


Dağmaran’ın menüsünden Etli Karalahana Sarması,


ve tel peyniriyle sarılıp kızartılmış çıtır çıtır Maran Böreği…

Dağmaran’dan sonra Trabzon’a geçip Uzun Sokağı ve Kemeraltını gezdik. Rus Pazarı da gayet mehşur, ancak biz yetişemediğimiz için bu sefer gezemedik. Trabzon’un çarşısı da bu iki mekandan ibaret zaten. Trabzon, sizi bir yandan bunaltıcı beton binalarıyla hayal kırıklığına uğratan ama bir yandan da denizi ve yeşiliyle hayran bırakan ve pazardaki havluların nakışından, sokaklardaki anıtlara kadar birçok şeyin bordo-mavi olduğu ilginç ama şirin bir şehir… Seyahatnâme’de Evliya Çelebi Trabzon için şöyle diyor: “Bu şehre küçük İstanbul denilse yeridir. İrem bağları gibi süslü bir şehirdir burası. Hamsi balığı pek meşhurdur. Onun için şu beyitleri söylerler:

Trabzondur yerümüz
Ahça tutmaz elümüz
Hamsi paluk olmasa
Nic’olurdu halumuz”


Akşam, bir balık ziyafeti çekmek üzere eve döndük. Uğur abi balıkçıdan aldığı mezgitleri ve alabalıkları mısır unu, tuz, hoşgörü, saygı ve sevgi karışımına (kendisi böyle tarif etti!) batırıp tavada kızarttı. Biz de Esra ablamın yaptığı salatayla birlikte afiyetle yedik…


Sonra Uğur abinin Trabzon Dergah Pastanesinden aldığı annemin “yemeden gitmem” diye tutturduğu Laz Böreğini ve babamın isteğiyle de Sütlü Nuriye’yi akşam çayımızla birlikte yedik.


3. günün sabahı bavullarımızı toparladık. Durağımız kahvaltımızı yapmak üzere Maçka’ya Coşandere Tesisleriydi. Karadeniz yemeklerini dere kenarında tatmak isteyenler için gayet güzel bir yer.


Yaptığımız kreplere benzer bir lezzet; Kaygana ve belki de 3 günlük gezim boyunca yediğim en lezzetli Muhlama.

Kahvaltı sonrasında benim görmek için en çok heyecanlandığım yere; Sümela Manastırı’na doğru yola çıktık. Geçen gezimizde yine bizimkilerin çarşı – pazar sevdası yüzünden gidemediğimiz ve benim en çok içimde kalan mekan…

Yine çıkıyoruz yola. Gözünüzün görebileceği her yerin yeşil olduğu, o yeşilliğin içinde de evlerin ve minarelerin olduğu, asla unutamayacağınız yollar…


Maçka’ya 17 km. uzaklıkta olan Altındere Milli Parkına ücret ödeyip arabayla giriyorsunuz. Çoğu yerinde 2 aracın yan yana geçemeyeceği kadar dar, virajlı ve dik bir yoldan çıkıyorsunuz. Yol boyunca çağlayanların ve köprülerin üzerinden geçiyorsunuz. Manastıra karşıdan bakmak için, çıkarken sol tarafta kalan bir çağlayanın üzerine yapılan köprünün yanındaki birkaç araçlık yere arabanızı durdurabilir ve manzaranın keyfini çıkarabilirsiniz.


Araçla gidilecek yol bitince arabanızı park edip güzel, uzun ve dik bir toprak patikadan yürüyorsunuz. Kimi yerlerde yol öyle daralıyor ki, sağ tarafınızda kalan uçurumda ağaçların sık olması sizi rahatlatabiliyor. Bu patikayla ilgili unutamayacağımız en komik şey, geçimlerini kemençe çalarak sağlayan kemençecilerin yanına oturan ve gelen geçeni güldürüp kemençecilere bir haftalık tahsilatı bir günde yaptıran eniştem oldu :)

Girişte yine ücret ödeyip dar ve dik merdivenlerden tırmanıyorsunuz. İşte manastır… M.S. 400′lü yıllarda yapılan ve gününüze kadar gelen heybetli yapıyı karşınızda görmek oldukça heyecanlandırıyor. Ama restorasyon sonrası eklenen ve oldukça “emanet” duran turuncu kiremitleri ve fresklerin üzerine kazınanları gördüğünüz anda heyecan yerini başka duygulara bırakıyor. Bilirsiniz, restorasyon konusunda tarihi camilerin içini bembeyaz boyayacak, tahrip etmede ise asırlık eserlerin üzerine isimlerimizi ve aşk ilanlarımızı yazacak kadar harikayızdır hani…


Yıllar yılı Sümela Manastırı zihnimde sadece küçük odalardan oluşmuş bir taş yapıydı. Ancak odalar, kütüphane, mutfak ve kilise gibi bölümlerden oluşan bu kompleks yapı, benim gibi düşünenleri şaşırtacak büyüklükte.


Restorasyon devam ettiği için manastırın sadece bir kısmını gezebiliyorsunuz.

Sümela Manastırı’ndan sonra Hamsiköy’e uğrayıp şu meşhur sütlaçtan yeme planımızı yolla ilgili bir nedenden dolayı gerçekleştiremesek de, Esra ablamların tavsiyesiyle Gümüşhane’ye, Karaca Mağaraları’na doğru yola koyulduk. Daha önceki tek mağara deneyimim, hatırladığım kadarıyla Alanya’daki Damlataş Mağarası. Karaca Mağarası yapı olarak çok daha farklı. Devasa sarkıtlar, dikitler, ve sütunlar, damlayan su sesleri, oluşan gölcükler, ışıklandırma sistemi filan derken insanı bir hayli ürkütüyor. Öyle ki korktuğum için üstte kalan bir kısmı görmeden çıktım. Tabi korkumun asıl kaynağı birkaç sene önce izlemiş olduğum mağarada geçen bir korku filmi :) İçeride fotoğraf çekmek yasak olduğu için makineleriniz girişte alınıp emanet dolaplarına konuluyor. Dolayısıyla elimde bu harika mekana ait tek bir kare bile yok ama merak ediyorsanız buradan fikir sahibi olabilirsiniz. Dönüşte uçağa yetişme kaygısındayken bile “vaktimize değdi, harikaydı” diye birbirimize hayranlığımızı anlatıyorduk.

Bu ay içinde tayinlerini başka bir şehre isteyecek olan Esra ablam ve Uğur abiye gezmek istediğimiz yeni şehirleri bildirerek bir Karadeniz rüyasından daha uyandık…

Yazılarımın sonunda ev sahibine ya da macera arkadaşlarıma teşekkür etmek okuyanlara bazen çok sıkıcı ve klişe gelebilir diye düşünüyorum ama özellikle böyle samimi ve güler yüzlü ev sahipleri söz konusu olduğunda teşekkür faslını atlamak da saçma geliyor. Bu yüzden benim için bütün yazının en önemli kısmı, “öz”ü burası…

Verdiği değeri “Acaba Uğur abi kuzenimizdi de Esra ablam mı onun eşiydi?” diye düşündürecek kadar belli eden sevgili Uğur abiye, biz oturduğumuz yerden kalkacak gücü kendimizde bulamazken güler yüzünü hiç eksik etmeden koşturan ve bana defalarca “ben de böyle bir ev sahibi olabilecek miyim acaba?” diye düşündüren Esra ablama ve kaldığımız 3 gün boyunca beni istisnasız her sabah söylediği komik şeylerle uyandıran ve döndüğümüzde de kapıdan bana her an “çıkıncııı!” diyerek girecekmiş gibi gelen Tarık Reşat’a sonsuz teşekkürler.

Sonraki 3 yazımda tabi ki Esra ablamın tarifleri olacak :)

2 Yorum

zümrüdüanka
May 19, 2010 at 19:56

Şeymacığım,yazına fotoğraflarına bayıldım.Ben de seninle gezmiş gibi oldum.Karadeniz 3 ü de okur muyuz buradan bilmem ama eğer Trabzon,Rize tarafına yolumuz düşerse özellikle bahsettiğin yerleri göreceğim inşallah..Bu arada Dağmaran’ın manzarasına hayran kaldım…Ve Karaca Mağaralarındaki korkuna şaşırdım.Sen ki herkesin tırstığı bir korku filmini Seda ile hiç etkilenmeden seyredip sinema çıkışında gülmeni engelleyememişken:) Gezdiğin,gördüğün yerleri ve önerdiğin tadları eklemeye devam et, takipteyiz:)Sevgiler…


 
Şeyma
May 19, 2010 at 21:46

Sinema çıkışında gülen sadece Seda’ydı, ben koltukta sıçrayıp dururken de “ben niye senin gibi korkamıyorum ya?” diyordu hatta. Karışıklık olmuş :)

Belki bir dahaki turumuz birlikte olur, ne de güzel olur :)


 

Yanıtla

© 2017 Yemek Cini. Sitede yer alan tarif ve fotoğraflar, izinsiz veya kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.